17 Kasım 2014 Pazartesi

okul

her çıkışında seni aldığım okulun önünden bir kez daha geçmek zorunda kaldım yıllar sonra. uzun uzun baktım dışarıdan. sınıfını, sıranı görmek istedim. tahmin ettim nerede olduğunu. yazmak istedim, kapsama alanı dışındaydım. ben seni uzun yıllardır hiç kapsayamadım. herkes okumak zorunda değil, çalışarak da hayat kazanılabilir.

19 Şubat 2014 Çarşamba

hoh

hohlayıp silmiştim odamın camını. soğuk gibi görünsün istemiştim, soğuk gibi hissedeyim. yaz güneşi evin her tarafına ulaşırken suyun altına girmek yerine havanın soğumasına inanmayı seçmiştim. sigara içmediğinden ötürü kendini suçlu hissettiğin zamanlar da olacak. dinlenmesi gereken ama hala kulağına çalınmamış şarkılar da var. tüm bunlarla yüzleşmeyi göze alabilir misin? biraz daha uyumazsan yarın kalkamazsın.

13 Şubat 2014 Perşembe

nefret

nefret de bi duygudur öyle değil mi? ama şairleri bu konu hakkında dörtlükler döşerken göremeyiz hiçbir zaman. çünkü getirisi olan duygular var, aşk mesela. aşk zaten bir tek aşıklarına uzun vadede getiri sağlamaz. ölü yatırım. hayatını ekonomi kanallarını takip ederek yaşayan, boynu tutuk insanlar var. onları da sevin. ipe sapa gelmez öğrenciler de var, onları da sevin. ya da komple nefret ederek günü tamamlayıp, huzurlu uykularınıza dönün. oldukça kolay, değil mi? hala eksiklerim var. hala. tamamlanacağı günleri sevmeyi seçtim.

Takım Elbise

9 yaşındayım... Üstümde çizgili, parlak bir takım elbise. 8 silindirli bordo bir Chevrolet Nova'nın direksiyonunda hüngür hüngür ağlıyorum.
Büyük bir kazadan şans eseri yara bere almadan kurtulmuşum. Araba neredeyse perte çıkmış. Başımı iki elimin arasına alıyorum... Tanrım, hayat niye bu kadar acımasız?!
Babamın sesiyle kendime geliyorum. "Oğlum, ne yaptın sen? Ne yaptın?" Arabadan çıkıp kaçmaya başlıyorum...
Peki ne yaptım ben?
Öncelikle kıyafetle başlayalım. 9 yaşındaki bir çocuğun takım elbiseyle ne işi olur?
Erkek çocuk dediğin, anne babasından ne ister? Oyuncak tabanca ister, top ister, bilemedin komşu ablanın bacağına bakmak, memesini sıkmak ister. Ya ben ne istiyorum? Takım elbise... "Evladım, çocuğum, sen n'apıcaksın takım elbiseyi, zırvalama..." laflarını ağlayarak ve zırlayarak bertaraf edip amacıma ulaşıyorum. Tabii hiçbir mağaza 80 santimlik bir cüce için takım elbise üretmediğinden, en ekonomik çözüm babamın artık giymediği takım elbiselerini(mandal ve leğenle değiştirmek yerine) mahallenin terzisine verip akılsız bir cüceye uygun hale getirmek oluyor.
Ankara'da babamın küçük bir dükkanı var. İki ortağıyla birlikte ufak tefek işler yapıyorlar. Evimiz de hemen 50 metre ilerisinde. Her öğle yemeğinde koşarak babamın yanına gidiyorum, çalışanlara binbir türlü eziyet çektirmek suretiyle gönül eğlendiriyorum. Makine ustası Halit Amca'yı "Bu nasıl çalışıyor? Oradaki tuş ne işe yarıyor?" gibi cevap verilmesi son derece zor sorularla bunaltıyorum ve bundan şimdi bile adlandıramadığım bir zevk alıyorum.
Ve o öğlen... Üstümde çizgili takım elbisem, beyaz gömleğim ve yeleğimle soluğu dükkanda alıyorum. Patronun daha 9 yaşından "broker" olmayı kafasına koymuş oğlu, dükkanın koridorlarında arz-ı endam ediyor. "Patronun oğluyum ulan ben!"
İşçilerin, sekreterin "Ah ne şirin çocuk, büyümüş de küçülmüş" laflarının arkasındaki "Şımarık piç, şu haline bak, böyle çocuğum olacağına kedi beslerim lan..." bakışlarını görmezden geliyorum. Takım elbisem ve ben, başköşeye kurulup çıkan tabldotu yiyoruz işçilerle beraber. Hafiften hissediyorum, babam benden biraz rahatsız mı ne? Bana bakıp gülüşerek konuşan insanlara aldırış etmeden, snob tavırlarla yemeğimi bitiriyorum. Sanırım çayımı babamın odasında alıcam...
Öğleden sonra babam bir toplantıya girmek zorunda. "Hadi oğlum, eve git" diyor bana. Ama ben daha şovumu bitirmediğimi düşündüğümden bu teklifi kesinlikle reddediyorum ve "Daha yapacak çok iş var" diyorum kendi kendime. Teftiş bitmedi, daha dükkanın bahçesini gezicem. Ayrıca depoya gidip oradaki emektar Refika Teyze'yi de bunaltmam lazım..
İki elim ceplerimde, yavaş adımlarla merdivenden inip bahçeye ulaşıyorum. Ustabaşı amca'nın lacivert Vosvos'u ve babamın döküntü Ford Taunus'unun yanında gemi gibi bir araba. Bordo... Nikelajlı aynalar... Beyaz çizgili, arap sabunuyla yeni parlatılmış lastikler... Tam takım elbiseme uygun! Kapıyı yokluyorum. Açık...
Hemen atlıyorum. Direksiyonu çeviriyorum, aynaya bakıyorum, usulca kornaya basıyorum. Yanımda da Karl Malden olsa, San Fransisco sokaklarındayım. O derece. Sonra şuursuz oyunuma devam edip el frenini indiriyorum... Yokuş aşağı duran heybetli Nova yavaş yavaş depoya doğru kaymaya başlıyor. Kapıda durmuş çayını içmekte olan Refika Teyze ayaklanıp elini kolunu oynatıyor. Elbette ne el frenini tekrar çekmeyi akıl edebiliyorum ne de 80 santim olmamdan mütevellit ayağım frene erişiyor.
Ben, Nova ve takım elbisem bodozlama depoya giriyoruz...
9 yaşındayım... Üstümde çizgili, parlak bir takım elbise. 8 silindirli bordo bir Chevrolet Nova'nın direksiyonunda hüngür hüngür ağlıyorum. Babamın sesiyle kendime geliyorum. "Oğlum ne yaptın sen? Ne yaptın?" Arabadan çıkıp kaçmaya başlıyorum... Tanrım, hayat niye bu kadar acımasız?! Tam da iş hayatına yeni yeni alışmaya başlamışken...